| | Üretsiz Blog oluştur

ŞİİLERLE TAKİYYE ANLAYIŞI

11 Kasım 2009, 15:43. fav. hus1956.  
Etiketler:

ANKARA, 12 KASIM 2009 İslamın ilk yıllarında özellikle hz peygamberimiz döneminde her hangi bir şey adına bölünmüşlük bulunmuyordu. Sadece münafıklar Müslümanların gıyabında toplantı yapıyor islama karşı neler yapmaları gerektiği hususunda strateji belirliyorlardı. Bu süreç Hz Osman dönemine kadar böyle devam etti. Hz Osman ın şehadetinden sonra bir takım siyasi ve kavmiyetci bölünmüşlük boy göstermeye başladı. Ançak yine dini anlamda herhangi bir ayrışma görülmedi. Hz Ali döneminde hariciler kuran ı farklı yorumlayarak bir ayrışma gösterdi ise de Bu anlayış fazla sürmedi. Bundan başka Abdullah ibni sebe hareketi farklı yerlerde küçük gruplar halinde farklı anlayışlar geliştirmeye başladı. Bu dönemde atılan ayrışma tohumu Hz Hüseyin in şehadetine kadar gizli gizli yayılma gösterdi. İslam cematinin fikirleriyle ters düşen Hizipcilik ya da mezhepçilik gibi faaliyetlerini gizli yapmak durumunda kalan bu cıkarcı önderler, hâkim güce veya islami ekseriyete karşı açıkça söylemekten cekindikleri ayrıcılığı gizlemişler bunun meşruiyetini sağlamak içinde bu gizliliği takıyyeye bağlayarak cıkış yolu bulmuşlardır. (takiyye kendisinin veya bir başkasının malı ve canı konusunda duyduğu endişe veya korkuya bağlı olarak farklı görünme) Şii mezhep liderlerinin desteklenmesinde takıyyenin büyük rolü olmuştur. Bu önderler faaliyetlerini sürdürdürken takiyye sayesinde korunmuş yönetim tarafından kendilerine bir zarar gelmesinin önüne bu yöntemle geçmişlerdir. Takıyye maskesi altında gereken paralar temin etmişler. Söz konusu şii mimarları ortaya koydukları felsefenin ve söylemlerinin kalıcı ve inandırıcı olmasını sağlamak için, sürecin içinde kutsal kişiliklerin müdahil edilmesi, bu kişiliklerin son derece güçlü, masum, her şeyi bilen, yaşadıkları sürece vahiy alan kainata hükmedecek kadar yetkilerle donatılması gerektiğinin bilincindeydiler. Bunlar i söylemlerini kutsal kimselere söylettirmeleri gerektiğini bilen, hile ve desise uzmanlarıydı. Bu kutsal ve güçlü kişilikler tabi ki mazlum duruma düşmüş Ali ve oğullarından başkası olmazdı. Ortaya koydukları akideleri ile portresini cizdikleri liderin bir birine uyumu gerekiyordu. Bu da ancak takiyye ile sağlanabilirdi. Yoksa proje amacına ulaşmayacaktı. Bu amacın hedefine ulaşması için en gerekli olan dini esas Takiyye idi. Çünkü bu terime bütün aşamalarda ihtiyac duyulacaktı. Ayrıca Kendi kötü ve alt niyetlerini saklamanın başka cıkış yolu da yoktu. İşte bu amaclarla yalan’a takdis ve tazim süsü verilerek ve ona kendi isminden başka bir isim takarak “takiyye” adını verip dinin bir esası haline getirdiler. Din adına söylenilecek şeyler toplumun inançlarıyla ters düştüğünde zor durumda kalacaklardı. Bunu şimdilik takiyye ile saklıyacaklardı. Ancak, kendi gruplarındaki insanlar öğrendikleri şeylerin kuran ve sünnetle tezat olduğunu anladıkları zaman foyaları ortaya cıkacaktı ki, Bunun yolunu da söz konusu imamlara masumluk sıfatı giydirerek aşmasını bildiler. Çünkü öncelikli stratejileri tezlerini kendi gruplarına kabul ettirmek daha sonra dışarıya acılmaktı. Bunu neyle yapacaklardı konuşan kuran Ali ile. Diğer hadisler zaten Hz peygambere ihanet eden sahabelerce uydurulmuştu! Kuranı ve hadisi Ali ve oğullarından daha iyi bilen kim olabilirdi ki? Şiiler dinin bir esası temeli ve aslı olarak değerlendirdikleri Takıyyeye bağlılıkta son derece ileri giderler; bu inancı da masum kabul ettikleri imamlarından birine nispet ederler. Yalanla eş anlamlı gibi kullanılan Takiyye kelimesi geçtiği her yerde Şiiliği hatırlatır olmuştur. Onlar takıyye ile sakladıklarının tersini, gizlediklerinin zıddını acığa vururlar. Takiyyenin dinin bir esası olarak ortaya koyduğu iddia edilen Ehlibeyt imamlarının hiç birisi takiyyeyi kendi hayatlarında asla uygulamamaışlardır. Ne Ali ne diğerleri. Mesela Hz. Hasan, takıyye’den ve insanları aldatmaya çalışmaktan en uzak bir kimseydi. Muaviye ile sulh yapması buna delildir. İmam Hasan, babasının taraftarı olup sulhü istemiyen birçok kimsenin açık muhalefetiyle karşı karşıya kalmıştır. Hatta Ali’nin en büyük taraftarlarından bilinen Süleyman Bin Surd, İmam Hasan’a: “ - Selamun Eleykum ey müminleri zelil eden!...” diye hitap etmiştir. Sulh’a karşı olanlar, aynı zamanda kuvvetli ve güçlüydüler. Bu sebeple İmam Hasan onların çıkardıkları birçok zorluklara göğüs germiş, görüşünü kahramanca müdafaa etmiştir. Takiyye fikrine hiç kapılmamıştır. Sonra Yezid Bin Muaviye’ye karşı ayaklanan İmam Hüseyin, Irak’a gitmesine mani olmaya çalışanların sözünü dinlememiştir. İmam Hüseyin, bu savaşta kendisi, çocukları ve taraftarlarının şehid olabileceğini, ev halkının da esir düşeceğini göz önüne almıştı ve böyle olacağını yakiynen biliyordu. Hüseyin Muharrem’in onunda taraftarlarını toplamış ve yarın savaş olacağını ve muhakkak katledileceğini, taraftarlarının kendisine olan bi’atlerini çözebileceklerini, isteyenin savaş meydanını terk edebileceğini söylemiş ve: “ - Gece vakti, deveye binin, istediğiniz yere gidin!..” demişti. Giden gitmiş ve kalan da Hüseyin’le birlikte şehid olarak ebediler defterine kaydolmuştur. Bu sürecin içinde takıyyeden veya takıyye ile alakası olan birşeyden eser bulmak mümkün mü? Çok secde eden olarak bilinen İmam Ali Bin Hüseyin Kerbela da esir düşmüş, ayakları zincire vurulmuş ve Kerbela’dan Şam’a kadar çıplak deve üzerinde götürülmüştür. Hayatı boyunca bu acıları unutmamış iktidara karşı en ağır tenkitleri yapmış ölümüyle birlikte insanlığa 54 dua bırakmıştır.. Bu duaların toplandığı kitaba “Seccadiye Sahifesi” adı verildi. Bu dualarda Emevi Hilafeti’ne beddualar mevcuttur. Bu yönetime karşı hayatında hiç takiyye yapmamıştır. İmam Bakır ve büyük alim oğlu İmam Sadık Medine’de resulullah’ın mescidinde yıllarca ders verirken, hiç kimseden korkup çekinmeksizin, fıkhi görüşlerini söylerlerdi. Bakır, Emevi Hilafetin devrinde Sadık ile, Emevi Hilafeti’nin sonunda ve Abbasi Hilafetinin başında yaşadı. Her iki hilafet. de, bu imamlara karşıydılar. Bunlar korkmadan yılmadan binlerce talebe yetiştirdi. İktidarlara karşı hiç takiyye yapmadı. İmam Musa Bin Cafer de Abbasi Halifesi Harunü’r Reşid’e muhalifti. Bağdad’da Halife tarafından birkaç yıl hapse atıldı. Musa Bin Cafer takıyye yolunu tutup amcası oğlu olan ve aralarında bir sürü yakınlık bağları bulunan Halifeye takiyye yapsaydı onu aldatsaydı kurtulurdu. Yapmadı. Hilafet Abbasilerden Me’mun’a geçince, Rıza adıyla tanınan sekizinci İmam Ali Bin Musa’yı veliahd tayin etti. Ancak İmam, Me’mun zamanında vefat edince, Hilafet Abbasiler’de devam etti. İmam Rıza vefat ettikten sonra, Abbasi Halife Me’mun Ümmülfazl’dan olan kızını Rıza’nın oğlu Muhammed El-Cevad’la evlendirdi ve böylece Abbasi Halife ile Ehlibeyt arasındaki dostluğa devamlılık sağladı. Birisi Veliahd, diğeri Halife’nin damadı olan bu iki imam da takıyye ile amel etmeye ihtiyaçları olmadığı gibi, hedeflerine ermek için Şia’nın takıyyeye tevessül etmeleri talebinde de bulunmamıştır. İmam Cevad’dan sonra onuncu ve onbirinci imamlardan olan Ali ve oğlu Hasan Askeri Abbasi Hilafeti’nin başşehrinde yaşarlardı. Bu iki İmamın evi, ziyaretçilerle dolup taşardı. Bunlar, Müslümanlar’ın dini ihtiyaçlarını karşılar ve Ehlibeyt fıkhını yaymaya çalışırlardı. Bu iki imam’ın hayatını inceleyenler, takıyyeden en uzak insanlar olduklarını anlayacaklardır. Halifeler’in hiçbir zaman gözlerinden kaçmayan bu faaliyetlerin ve Ehlibeyt görüşlerini yaymaya çalışmaları aslında Abbasi Hilafet’ine muhalefet mahiyetindeydi. Ancak her iki İmam da hiç aldırış etmeyerek kendi vazifelerini yapmaya ve hakkı söylemeye devam etmişler asla yalana müracaat etmemişlerdir. Hal böyle iken kendi amaclarına ulaşmayı hedefleyen Şiilerin takiyye anlayışı sadece kendisinin veya bir başkasının canı konusunda duyduğu endişe veya korkuya bağlı değildir. İnançlarında, sır tutmak güven içinde bulunup can korkusu taşımasa bile takiyye yapmanın vacipliğini savunmaktadırlar.! er-resail adlı kitabında (2/201 kum-iran baskısı h.1385): Takıyye Sîanın yanında zorlanma esnasında malı ve canı korumak için başvurulacak bir sey değil, devamlı olarak kendisiyle amel edilecek faziletli bir ameldir. Onlar takıyye adı altında haramların en büyüklerinden biri olan yalanı mübahlastırmıs, daha da ileri giderek yalan söylemeyi günlük vacipler arasına koymuslardır. Siîlerde takiyye (yalana), dinin verdiği önemin göstergesi; Ali b. Ebî Talib aleyhisselam buyurdu ki: “Takıyye müminin en faziletli amellerindendir.” (Tefsîru’l- Hasen Askerî 162) Ebû Abdillah aleyhisselam buyurdu ki: “Takıyye yapmayanın imanı yoktur.” (Usûlu’l-Kâfî 2/219) Şiilerin muteber kitapları olan Muhammed b. Yakub el-Kuleyni, bu hususla ilgili şunu rivayet eder: “Dinin onda dokuzu takıyyedir; takıyyesi olmayanın dini de yoktur”, Takıyye, benim ve ecdadımın dinidir; Kuleyni, Ebu Basirden de şu rivayeti nakleder: “Ebu Abdillah, takıyye Allah’ın dinindendir, dedi. Ona, gerçekten Allah’ın dininden midir diye sorduğum da, evet Allah’ yemin olsun ki, takıyye Allah’ın dinindendir, dedi” yine bir başka hadislerinde Ey Süleyman b. Halid, Ebu Abdillah’ın “Ey Süleyman sizin dininiz öyle bir dinidir ki, Allah onu gizleyeni aziz, açığa vuranı da zelil eder” Kafi c:2 s. 217–219–222. Bunları imam Ebu Cafer’ e söylettirmişlerdir. Şiiler bu din ve akideye inanmaktadırlar. Muhaddislerinin üstadı el-Kummi, meshur risalesi “el-itikadat” söyle der: “Takıyye vaciptir; onu terk eden namazını terk eden gibidir”, “Takıyye vaciptir; el-Kaim ortaya çıkıncaya kadar onu terk etmek Caiz değildir. Onun hurucundan önce takıyyeyi terk eden kişi, Allah’ın dininden, imam iyenin inancından çıkmış, Allah’a ve imamlara muhalefet etmiş olur. Cafer es-Sadık’ as. “Allah katında en degerliniz, O’na karsı gelmekten en çok sakınanınızdır” (Hucurat: 9/13) ayetinin manası sorulduğunda “Takıyye ile amel edeniniz, en muttaki olanınızdır” demiştir”.(kummi el-itikat). “Takıyyesi olmayan bir mümin, bası olmayan ceset gibidir”, (Tefsirü Askeri s.162) yalanını Resulullaha’a, isnat eden bir topluluk için takıyyeyi niçin inançlarının esaslarından saymasın! Bazı Siiler takıyyeden maksadın yalan söylemek degil, nefsin korunması ve serden kurtulmak için gerçeğin gizlenmesi olduğunu söylediler. Gerçek böyle değildir; zira onlar takıyye ile yalan ve aldatmayı kastederler ve inandıklarının tersini söylerler. Bunun böyle olduğuna şunlar delil teşkil etmektedir: Muhammed b. Yakub el-Kuleyni, el-Kafi de sunu rivayet eder: “Münafıklardan bir kimse ölmüştü. Hüseyin b. Ali dışarı çıkıp onun cenazesi ile birlikte yürümeye başladı. O sırada dostlarından biriyle karsılaştı. Ona nereye gidiyorsun diye sorduğunda, namazını kılmamak için bu münafığın cenazesinden kaçıyorum, dedi. Bunun üzerine Hüseyin sağımda durmaya bak, benden ne duyarsan aynısını söyle, dedi. Münafığın velisi (imam) tekbir alınca Hüseyin de tekbir alarak söyle dua etti: Ey Allah’ım falan kuluna tam bin defa lanet et. Ey Allahım bu kulunu insanların ve beldelerin içinden geçir, cehennemine ulaştır ve ona en şiddetli azabını tattır, çünkü o, düşmanlarını dost edinmiş, dostlarına düşman olmuştu. Nebi’nin Ehli Beytine bugzederdi”(Kuleyni, el-kafi,c.3,s.189) Gerçekten Siiler, ister canı korumak, isterse başka bir sey için oldun, bütün meselelerde takıyyeyi vacip sayarlar.. Siiler, imamlarından gelen farklı kaviller, çelişkili görüşlerle karsılaştıklarında gene takıyyeye ihtiyaç duymuşlar, ona sığınmışlardır. Kendilerine hata ve unutmadan masum olan imamlarının tek bir sey hakkında nasıl olup da ihtilafa düştükleri, bir seferde cevaz verdikleri birşeyi bir başka zaman nasıl haram kıldıkları; aynı şey hakkında bir vakitte başka, diğer bir vakitte başka şeyler söyledikleri seklinde bir itirazda bulunduğu zaman ise, onların yani imamlarının, her iki durumda da, bunları takıyye icabı yaptıklarını söylemekten başka verilecek bir cevap bulamamışlardır. Üçüncü asrın tanınmıs Sii âlimlerinden Ebu Muhammed el-Hasan en- Nevbahti, Ömer b. Rebah’tan su rivayeti nakleder: “Ebu Cafer’e bir mesele sordum, cevap verdi. Sonra bir başka sene yine aynı meseleyi sordum; birinciden farklı bir cevap verdi. Ebu Cafer’e cevabın bu mesele hakkında bir önceki sene vermiş olduğun cevaba uymuyor, dediğimde, Ebu Cafer: Olabilir, cevabımız takıyye icabı verilmiştir, dedi. Bu cevap, benim, Ebu Cafer ve imameti hakkında şüphelenmeme sebep oldu. Daha sonra, Ebu Cafer’in taraftarlarından olan Muhammed b. Kays isimli bir kimseye rastladım. Ona, Ebu Cafer’le aramızda geçenleri söyle anlattım: Ebu Cafer’e bir mesele sordum, bana cevap verdi. Bir başka sene aynı şeyi sorduğumda, daha önceki cevabının tersini söyledi. Ona, niçin böyle farklı cevap verdiğini sorduğumda, takıyye icabı öyle yaptığını söyledi. Allah biliyor ki, ben o meseleyi, ona vereceği fetvaya uymak ve onunla amel etmek için samimiyetle sormuştum, başka bir amacı yoktu. Üstelik ben bu haldeyken takıyye yapmasına bir sebep de yoktu. Bunun üzerine Muhammed b. Kays, belki yanında takıyye yapması gereken bir kimse vardı, dediğinde, hayır onun yanında sorusu olan, benden başka hiç kimse yoktu; fakat o, her iki cevabı da rast gele vermiştir. Geçen sene verdiği cevabı hatırlayamadığı için aynı cevabı veremedi dedim. Bu konuşmalardan sonra Ömer b Rebah: Ne şekilde ve hangi sebeple olursa olsun, batıl fetva veren ve Allah’ın vacip kılmadığı bir yerde takıyye yaparak huzur içinde kapısını kapatan bir kimse, imam olamaz, deyip, onun imametini reddeder. Aynı şekilde, imamın sadece emrul bil maruf ve nehyu anil münker yapması gerektiğini de belirtir”( Nevbahti, Fıraku’s Sia s80-82 ) Kuleyni’nin bir ayetle ilgili olarak Kafi’de rivayet ettigi su haberdir: “Musa b Useym söyle der: Ebu Abdullah’ın yanında idim, Bir kimse, ona, Allah’ın Kitabından bir ayetle ilgili bir soru sordu, o da cevap verdi. Sonra bir baskası gelerek aynı ayet hakkında sordu, o da cevap verdi. Sonra bir baskası gelerek aynı ayet hakkında sordu, ona birinciye verdiği cevabın tam tersini söyledi. Bu bana öyle dokundu ki, kalbimin adeta bıçaklarla doğrandığını hissetim. Kendi kendime, bir vav harfinde bile hata yapmayan Ebu Katade’yi Sam’da bıraktım da, böyle büyük hatalar yapan bir kimsenin yanına geldim, dedim. Beni böyle düşünürken bir başkası daha geldi ve ona yine aynı ayeti sordu. Bu sefer her iki cevaptan farklı bir cevap verdi, o zaman kalbim rahatladı ve bunun takıyye olduğunu anladım” kafi l.cilt s.163 Yine şia inancında imamları takıyye sebebiyle haramı helal, helâlı haram saydıklarını kendi kaynaklarında geçmektedir. Mesela Kafi’de Eban b. Tagleb’ten şu rivayet edilir: “Ebu Abdullah’ın söyle dediğini işittim: Babam zamanında, takıyye gereğince doğan ve atmacanın öldürülmesinin helal olduğuna dair fetva verirdi. Ben ise, onlar için takıyyeyi gerekli bulmuyorum; onlar haramdır” (Kafi 3.cilt 208.sy) Buna benzer bir başka husus, Siilerin dokuzuncu imamları Muhammed b. Ali b. Musa, kendisine Sia’nın İhtilafı hakkında bir soru sorulduğunda su cevabı vermiştir: “İmamlar, İstediklerini helal, istemediklerini haram kılan kimselerdir”. Böyle bir inancı olan kimsenin diğer meselelerde yalan söylemiyecegi nasıl inanılabilir? Helal-Haram konularında kendisine güvenilmeyen bir kimseye, mubahlar konusunda nasıl güven duyulabilir? Avamdan birinin bile haram olarak kabul ettiği bir şeyin helal olduğuna dair fetva vermesi caiz midir? Onların iddia ettikleri imamet ve ismet nerededir? Sonra el-Bakır’ı, fetvayı vermeye zorlayan kimdir? Cafer’in sözünden anlaşılan, babasının fetvasının Emevi sultanlarını hoşnut etmek için verilmiş olacağı hususudur. Zira o, “(Babam) Emeviler devrinde fetva veriyordu” diyor. Bunu böyle kabul etsek bile, acaba Siiler dogru olduğuna inandıkları su rivayete ne diyeceklerdir: “Cabir’in, bizzat el- Bakır’dan naklettiği bu rivayete göre Resulullah söyle demiştir: Kim zalim bir sultanı, Allah’ı gazaba getirerek hoşnut ederse, Allah’ın dininden çıkar”.(kafi.3.clt 737sy) Şiiler, haram’ı helal kılmayı Allah’ı gazaplandırmak saymıyorlar mı? Ali b. Ebi Talib, iddialarına göre, bir hutbesinde söyle demiştir:” iman, sana zararı dokunacak bir yerde dogrulugu, fayda temin edecek olana yalana tercih etmendir”.(Nechul Belaga) Bütün bunlardan sonra takıyyenin sırf yalanı masum göstermeye calışan bir anlayış olduğundan şüphe edebilir mi? şiilerin muteber saydıkları hadis kitaplarında bunlara benzer yüzlercesi mevcuttur. Mirasın taksimi konusu, içtihat edilecek bir konu değildir. Çünkü nasslarla sabittir. Nassları bile değiştiren birisine hic itimat edilirmi? Yine Kuleyni’nin Kâfisinde naklettiği, bu rivayete çok benzeyen bir rivayet daha vardır. Buna göre Abdullah b. Muhriz söyle der: “Ebu Abdillah’a, bana vasiyette bulunan bir kimsenin öldüğünü ve geriye kızının kaldığını, bu adamın mirası hakkında ne diyeceğini sordum. Bana, mirasının yarısını kıza, yarısında Mevlalara ver dedi. Bu meseleyi dostlarımıza danıştığımda onlar, hayır, Allah’a yemin olsun ki, Mevlalara Verilecek bir sey yoktur dediler. Bunun üzerine Ebu Abdillah’ın yanına tekrar gidip, dostlarımız Mevlalara verilecek bir şey yoktur, o sana karsı takıyye yapmıştır diyorlar dedim. Ebu abdilah, hayır, Allah’a yemin olsun ki, sana karsı takıyye yapmadım; fakat terekenin yarısından almandan Korktum; eger korkmuyorsan diger yarısını da kıza bırak, Allah sana kefil olacaktır, dedi”(Kafi.7.clt.737.sy) Bu iki rivayetten anlaşılıyor ki, Siiler yalana, sadece nefsi korumak, zatı, muhafaza etmek için cevaz vermekle kalmamışlar, hiçbir sebep olmaksızın yalan söylemislerdir. Soru soran Abdullah b. Muhriz ve Seleme ne emevilerden, ne de Abbasilerdendir; her ikisi de hakiki Sii olup “masum imam’ın taraftarındandır. Aynı şekilde, Cafer verdiği batıl fetvayı icabı değil, Maslahat icabı yalan yere verdiğini de belirtmiştir. Sii imamlar, takıyyenin sadece yalandan ibaret olduğunu da açıklamışlardır. Şiiler sadece yalan söylemekle kalmazlar yalanı da teşvik ederler. Bundan da sevap alacaklarını umarlar. “Bizim davetimizi kabul edeceğine inandığın kimseyi, Rabbinin yoluna çagır. Biz hapiste olduğumuz için üzülme. Bizden mervi veya bize nispet edilen bir haber sana ulaştığında, yanlış olduğunu bilsen bile, sakın bu batıldır deme; zira sen onu niçin söylediğimizi nasıl vasıflandırdığımızı bilemezsin” (el keşi rical 368 s.) Takıyyenin sebeplerinden bir diğeri de, Sii taraftarına teseyyu üzere olduklarını yalan vaatlerle ispat etmeye çalısmıs olmalarıdır. Kuleyni, Ali b. Yaktin’den su rivayeti naklerde: “Ali b. Yakin oğluna söyle demiştir: Ebul Hasan, Sia’nın yüz senedir emellerle büyüdüğünü söylemiştir; böyle söylemesine rağmen söylendiği gibi olmamıştır. Ali de söyle demiştir: Size söylenen, yalnız bir kaynaktan gelmektedir; fakat Cafer’le ilgili olan mesele bahsedildiği gibi olmustur. Bizim işimiz ise, henüz gerçekleşmedi; emellerle uyarlandık durduk. Eğer bize, bu iş iki ya da üç yüzyıldan aşağı olmaz denseydi, kalpler katılaşır, insanların hepsi 1slam’dan dönerdi; fakat onlar, insanların kalplerini ısındıracak, rahatlamalarını sağlayacak şeyler söylediler”( Kuleyni, Kafi s.223) Yine şia akidesenin tezatlarını göstermesi acısından Nevbahti’nin kitabında bahsedilen bir husu; Süleyman b. Cerrir’den naklettiği bir rivayet te“O taraftarlarına söyle demiştir: Rafizilerin imamları, taraftarlarına iki kelime beyan ederler. Onlar bu iki kelime sayesinde, imamlarında hiç birinin asla yalan söylemediğine inanırlar. Bunlar “beda” ve “takıyye” dir. Sii imamlar, olmuş ve olacağa ait haberler ve yarın ne olacağının bilinmesi hususunda, taraftarlarına, kendilerini, peygamberlerin makamında gösterirler. Taraftarlarına, yarın ve ileride gelecek günlerde söyle söyle olacaktır dediler. Söyledikleri gerçekleştiği zaman, biz size, bunun böyle olacağını daha önce söylemedik mi? Allah’ın nebilerine bildirdiklerini biz de biliriz; Allah’tan ilim, alırız, dediler. Eğer olacağını söyledikleri şey tahakkuk etmezse, taraftarlarına, Allah’ın bu hususta beda yaptığını söylediler. Takıyyeye gelince, helal, haram ve din ile ilgili diğer konulardaki meseleler çoğalınca, imamlar gelen sorulara cevap verdiler. Soru soran taraftarları, aldıkları cevabı ezberlediler ve daha sonra yazıp tedvin ettiler. İmamlar ise, vermiş oldukları cevapları hıfz etmediklerinden, bir süre sonra unuttular; çünkü meseleler, ne bir günde, ne bir ayda, daha doğrusu farklı senelerde, farklı zamanlarda ve aylarda rivayet olundu. Böylece bir mesele hakkında muhtelif ve birbirine zıt cevaplar, farklı meselelerde de birbirinin aynı olan cevaplar ortaya çıktı.. Taraftarları bu durumu anlayınca, cevaplardaki karışıklığı ve farklılığı imamlara yüklediler; sebebini sordular ve öğrendiklerinde de onları ayıpladırlar. Bu nasıl caiz olabilir? Zira imamları kendilerine, “biz bu cevabı takıyye icabı verdik, nasıl istersek öyle cevap veririz; çünkü bu bize kalmış bir istir. Biz, size faydalı olan şeyi, bekanızın nerede olduğunu, düşmanımızı savuşturmayı sizden daha iyi biliriz”, demekteydiler. imamların yalan söyledikleri ne zaman ortaya çıktı ve onların hak veya batıl üzere oldukları ne zaman bilindi de, Ebu Cafer’in taraftarlarından bir grup bu iddiada bulundu ve Ebu Cafer’in imametini kabul etmediler” ( Nevbahti, Fırakus Sia s. 85-87) Şianın yalancıları Kaynaklar incelendiğinde görülmektedir ki Şiacıların inanc dayanakları isnadi kesilmiş tarihi olaylardır. Bu tarihi olayların çoğu da yalancılar tarafından uydurulmuştur. Lut b. Yahya, Hişam b. El-Kelbî ve oğlu gibileri bunları meşhurlarındandır. El-Kelbî, sahabe hakkındaki eksikliklerle ilgili rivayetlerin de sahibidir. Sahabe kusurları ile alakalı yazdığı kitap, şianın sahabe hakkındaki ana kaynağıdır ki, bunun büyük bir çoğunluğu yalanlarda doludur. Diğer kısımları ise tahrif edilmiştir. Şiilerin sahabe ile ilgili inanclarını oluşturan yalan ve tahriflerden oluşan bu görüşlerin sahipleri, Ebu Mihnef Lut b. Yahya ve Hişam b. Muhammed b. Es-Sâib el-Kelbî gibilerdir. Şiiler görüşlerine delil olarak Hişam el-Kelbî'nin eserlerini gösterirler. Hâlbuki Hişam insanların en yalancısı olan bir şiîdir. Babasından ve Ebu Mihnef'ten rivayet ediyor ki, her ikisi de terkedilmiş yalancılardır. İbn-i Hibban, Tebuzeki, Hemam: El-Kelbî,’nin sebe olduğunu ve kendisinin “Ben Sebeîyim” dediğini işittiklerini söylüyor. Onlara göre Ali (r.a.) ölmemiştir. O dünyaya gelip zulümce dolan bu dünyayı adaletle dolduracaktır. İbn-i Hibban, Kelbî'nin dindeki yeri ve açık olan yalancılığı meydandadır demektedir. Ahmet b. Zuheyr, diyor ki, Ahmed b. Hanbel'den Kelbî'nin tefsirini okumanın caiz olup olmadığını sorunca, caiz değildir, cevabını aldım. Ebu Avane, Kelbînin şöyle dediğini işittim diyor: Cibril vahyi Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) yazdırıyordu. Tuvalete gittiğinde, Ali'ye (r.a.) yazdırmağa başladı. İbni Maîn şöyle diyor: Yahya b. Ya'la babasından naklen şöyle diyor: Kelbî'ye gider gelir Kur'an okurdum.. Bir gün onun şöyle dediğini işittim: Bana öyle bir hastalık geldi ki ezberlediğimi unutturdu. Sonra Rasulullah'ın yakınlarına gittim. Ağzıma tükürdüler ve hemen unuttuklarımı hatırladım. Ben de ona, vallahi bundan sonra senden hiçbir şey nakletmeyeceğim dedim ve onu terketim. Ahmed b. Hanbel Hişam el-Kelbî hakkında , “İlim ve söz sahibi olan bir kimsenin ondan hadis naklettiğini zannetmiyorum.” Dârekutnî onun için “Metruktür.” diyor. İbn-i Adiy: “Kendisine fazla seminer verdirilen Hişam'ın güvenilecek hiçbir şeyini bilmiyorum. Babası da yalancıdır,” diyor. El-Leys ve Süleyman et-Teymî'de: “Hişam yalancıdır,” diyorlar. Yahya da hakkında “O bîr şey değildir, yalancı ve değersizdir.” diyor. İbni Hibban da şöyle diyor: “Hişam el-Kelbî'de yalancılık o kadar açıktır ki diğer vasıflarını ortaya koymaya hacet yoktur.” İkincisi: Doğru olan rivayetlerdir. Bu kabil rivayetlerde ashabın noksanlıklarına dair haberler söz konusu ise ma'zerete binaen olduğu için kusur olmaktan çıkarlar Şiacılar Kelbî'yi ehlisünnet aleyhinde hüccet (!) olarak saymakta ve eserlerini delil göstermektedirler. Cerh ve ta'dil kitapları tetkik edildiği takdirde, rafizilerin diğer bütün zümrelerden daha çok yalancı oldukları alenen görünmektedir. Çünkü şianın temel inancından birisi zaten takiyyedir. Konuya bütünden bakıldığı zaman görülmektedir ki şia takiyyeyi uydurdukları inanclarına kılıf bulmak için yalanı kamufle amcıyla kullanmaktadır. Bunun adını da takiyye koyuyorlar. Mübalağa sanatıda bir sanat olmaktan cıkmış hakikat gibi algılanmak şeklini almıştır. Yalan, hile ve ikiyüzlülüğün bütün üsluplarını mubah saymaktadırlar Şiayı bütün itikadi boyutuyla inceleyen hiçbir kimse, takıyyenin sırf yalan amaclı kullanıldığından şüphe etmezler. Önemli olan bu incelemenin bir savunma refleksi içinde yapılmamasıdır. Şia takiyenin uygulama konusunda da kendi aralarında bir birlik sağlayamamışlar Takiyye farklı zamanlarda farklı önderler tarafından farklı farklı yorumlanmıştır Tabi ki bu hakkın gizlenmesi ve batılın izharından başka bir şey değildir. Bu inanç sistemi yalan üzerine kurulmuş yalan ile yürümekte olan bir yapıdır. İslam dini insanlığa dosdoğru olun derken Hz Peygamberimiz yine doğruluğu son veda haccında vurgulayıp binlerce insanı şahit tutmuşken, Resulullah sav. Nitekim Buhari ve Müslim şu hadisi rivayet ederler: “ Doğruluktan ayrılmayın; zira doğruluk, iyiliğe, iyilik ise cennete götürür. İnsan doğrulukta ve doğruyu aramakta sebat ederse, Allah indinde sıddik olarak yazılır. Yalandan kaçının; zira yalan kötülüğe, kötülük ise cehenneme götürür. İnsan, yalan söylemekte, yalancılıkta ısrar eder, yalanı aramakta diretirse, Allah indinde yalancı olarak yazılır” demişken yalancılığı dinin akidesi haline getir ve bunu dinin gereği sayarsan tabi ki buna İslam denmez. Şiiliğin yapısı incelendiğinde buna ihtiyacının çok fazla olduğu bununla tutunabileceği görülmektedir. İyi de dini ve dünyevi meselelerde, böyle bir itikada sahip olan bir kimseye güvenilebilinirmi? Böyle bir insan, Kitaba ve Sünnetle ilgili ne zaman doğruları söyleyeceği bilinebilir mi? Bu tip âlimlere inanılır mı? Onların, ne zaman takıyye ile amel edip, ne zaman etmediklerini kim bilebilir? Bu dini bozmak, islam’ın temelini yıkmak, Allah’ın Kitabı’nın ayetleri ile oynamak değil midir!? Eğer islamın onuru Şii’ler için önemli sayılıyorsa ki bundan şüphe edilmez. takıyye meselesinde, akidesine ve şahsına saygılı şerefli insanlar gibi davranmalı ve güzel ahlaktan olan şeref ve haysiyetini muhafaza etmelidirler!.. Kişilikdeki ikiliğin, doğrulukla bağdaşmadığını, bunun samimi bir Müslüman da bulunan vasıflara ters düştüğünü söz ile davranışı arasında ki dengesizliğin meydana getirdiği psikolojik tesirleri dikkate almalıdırlar.Gerçek bir Müslüman İslam camiasının doğru görmediği gizli ve açık her söz ve davranıştan vazgeçmeli, mürai ve aldatan insan halinde görünmekten sakınmalıdır!.. Şii kitlelerin, hassaten kültürlülerin şahsi gayelerle kendilerini bu girdaplı yollara sevkeden mezhep liderlerini gerçek anlamda sorgulamalıdırlar. Şu unutmamalıdırlar ki; İslam, Müslümanlar’ın uymak zorunda oldukları bir ahlak temeli getirmiştir. Bu temel, Müslüman’ın aldatıcı, riyakar olmamasını aleyhinde de olsa davranışının doğru, sözünün doğru ve dürüst olmasını emrediyor. Bu temele göre, iyi her yerde iyi, köktü de her yerde kötüdür!.. İmam Sadık’a nisbet edilen “takıyye benim ve atalarımın dinidir!..” sözü büyük bir imama karşı iftiradan ve yalandan başka bir şey değildir!..Bu söz ona karşı son derece saygısızlığın ifadesidir.

0 yorum

ŞİİLERLE VAHDET MÜMKÜN MÜ?

11 Kasım 2009, 15:41. fav. hus1956.  
Etiketler:

ANKARA, 12 ARALIK 2009 Vahdet bütünüyle birleşmek mi yoksa ortak noktalarda birleşmek mi? ikincisi ise neden olmasın Ancak, ehli sünnet içinde görünen ama gerçekte nerede olduğu pek anlaşılmayan bazı ilim ehli ve talebeleri, ehli sünnet ile şia arasındaki farkların sadece fıkhi meselelerden ibaret olduğunu söylemekte ve şia ile vahdeti istemektedirler. Böyle bir iddia tamamen yanlış ve şianın oyununa gelmekten öteye gidecek bir şey değildir. Şianın sapkınlıklarını görmezden gelmeye, gerçekleri saptırmaya yöneliktir. Şiilerin yalan hususundaki inançları, onu kutsallaştırmaları ve ondaki aşırılıkları analtılmaya calışılmıştır. Bütün bu hakikatlerden sonra, hiçbir kimse, onlara güvenebilir, sözlerini tasdik edebilir ve kendileriyle gidip anlaşabilir mi? Bu mümkün görülebilir mi? Hindli Şii bilgin es-Seydi “İmdad İmam”, şu sözleriyle bunu doğrulamaktadır: “İmam iye ve Ehli Sünnet mezhepleri, farklı cihetlere doğru akan iki ırmak gibidirler ve kıyamete kadar da birbirleriyle uzak olarak akacaklardır. Birleşmeleri imkansızdır”(Mishabuz Zulm s.41-42) Muhibbudin el-hatip de, “imamiye şiası dininin üzerine kurulu olduğu ana esaslar ve onunla bütün fıkra ve mezhepleri de dahil olmak üzere islam esaslarının birleştirilmesinin İmkansızlığı”nı işaret etmiştir. Doğru ile yalan nasıl birleştirilir? Doğru söyleyen ile yalancı bir araya gelebilir mi? Zira yalancı, yalanı zaruri ve vacib saymakla kalmıyor, aynı zamanda onu Allah’a yaklaşmak için en büyük vesile olarak görüyor şia âlimleri takiyye gereği kılık değiştirmeyi ve ehli sünnetten kimselerin içinde casusluk yapmayı, sonradan iade etmek kaydıyla onların arkasında namaz kılmayı, hatta Sünni bir mezheptenmiş gibi görünmeyi bir meziyet görürler, onları nasıl aldattıkları, kendi inançlarına sempati sağlamak için ne numaralar çektikleri ile övünürler. şeyh el-behai adıyla bilinen alimleri muhammed b. el-hüseyin b. abdussamed (h.1031): Şam da uzun zaman şafi mezhebinden göründüğünü, bu süreçden Müslümanların inanç dünyasında ne oyunlar oynadığını muhammed muhammedi el-asteşhardi adındaki alimlerinin ecvedu'l munazarat, s.188'de (daru's-sekaleyn, lübnan 1416 h. 1.baskı)'daki kitabında anlatmıştır. Ayetullahu'l uzmaları ve taklit mercileri ebu'-kasım el-hui, misbahu fekaha fi'l muamelat 2/11'de (daru'l hadi beyrut)'de şöyle der: onların (yani ehlisünnetin) küfürlerinde hiçbir şüphe bulunmamaktadır. Çünkü velayetin ve imamların bir tekinin bile inkâr edilmesi, imamlardan başkasının halifeliğine inanılması veya cebr vb. hurafe inanışlara sahip olunması küfrü ve zındıklığı gerekli kılar. Velayeti (imamları) inkâr edenin küfrü konusundaki zahir mütevatir buna delalet etmektedir. Ayrıca aynı zamanda humeyni el-erbaune hadisen adlı kitabında (s. 511, daru't-tearuf li'l-matbuat, beyrut 1991 m.) iman, ancak Ali ve masum, pak vasilerinin velayeti vasıtasıyla gerçekleşebilir. ehli sünnete taktıkları lakaplardan bir diğer olan "necis"'tir. Humeyni yine buna açıklık getiriyor: tahriru'l-vesile 1/118'de (beyrut baskısı) şöyle der: nasıbiler (ehli sünnet ve hariciler Allah onlara lanet etsin) ise, hiçbir tereddüt söz konusu olmaksızın, necistirler!? Allah subhanehu ve teala şöyle buyurmaktadır: ey iman edenler! Müşrikler ancak necistirler. (tevbe 28) Allah celle ve ala açık bir vaziyette necis olanların kimler olduğunu bize beyan etmektedir. Görüldüğü gibi şia mimarları ortaya koydukları inançla İslam inancı arasına öylesine derin uçurumlar koymuşlar ki değil vahdet bu düşüncenin bu inancın Müslümanların yüzlerine bakacak halleri yoktur. Ancak sizin yüzünüze bir gülücük atarlar bir takiye yaparlar gönlünüzü fethederler bu yalancıların, attıkları iftiraları, Müslümanlara müşriklerin sıfatlarını takmaları, Allahın hükmünü değiştirmeleri, kendi sapık ve Allah'ın şeriatına, rasulünün (aleyhissalatu vesselam)'ın sünnetine uymayan bu sözlere karşı ne demeliyiz? ehli sünnetin kanını, malını, canını helal görenlerle birlikte vahdet olmak mümkün mü? ehli sünnetin yanında takiyye dışında amel etmeyi caiz görmemeleri ehli sünnetin ölülerinin cenazesine lanet okumaları ve onları kandırmaya yönelik kılınan takiyye namazı onların bir başka vasıflarıdır. Dini liderlerinden hamaney; ecvitu'l-istiftaat adlı kitabında s.178'de (daru'l hakk beyrut): onların arkasında cemaat olarak namaz kılmak, idare-i maslahat kabilinden olmak üzere caizdir!? İmamları Humeyni’de takiyye olmadan onların arkasında namaz kılmaya "caiz değildir" demiştir. ve dahası, namazda sağ eli sol el üzerine koymak (ehli sünnetin yaptığı gibi) fatiha suresinden sonra amin demek namazı iptal eden hususlardandır, derler. bunu humeyni tahriru'l-vesile 1/186-190, fadlAllah el-mesailu'l-fıkhiyye 1/92, sistani el-mesailu'l-muntehabe s.139. Sözün kısası şiacılarla hiçbir konuda mutabık kalmak mümkün değildir. Söylenilen her şeye muhalefet ederler, İslam inancına ters gelen her şeyi rahatlıkla söyleyebilirler. Zorunlu durumda size inanıyor gibi sizden gibi, hak veriyor gibi yapabilirler. Bunlara asla inanılmaması gerekir. Bu tür davranışlar onların olağan, fakat zehirli davranışlarıdır. Mutlak bunun arkasında bir hesapları mevcuttur. Onu da anlamak mümkün değildir. Bu dün de böyleydi yarında böyle olacak tarihte kaç sefer belirli hükümdarlar ve toplum önderleri bu iki kesimi karşı karşıya getirip anlaşın sorunlarınızı tartışın demişlerdir. Bu tartışmaların sonunda şiacılar ehlisünnete sonuna kadar hak vermiş, anlaşmaları imzalamışlar ancak, dışarı çıkar çıkmaz kendi sahte davalarını savunmaktan ıslama leke sürmeye devam etmekten asla vazgeçmemişlerdir. Yukardan beri söylenilen her şey şia kitaplarından alınmadır. Bilgi ve belgeye dayalıdır. Bir tek satır hariçten gazel okuma değildir. Şiiler takiyye konusunu ispatlamak için bir takım ayetleri de zorlayarak ispatlamaya calışmaktadırlar. Mesela onlar, Kasas suresindeki "İşte bunlara, sabrettiklerinden dolayı mükâfatları iki defa verilecektir" ayet-i kerimesini şöyle tefsir etmişlerdir: "Ehl-i Beyt’e takiyye prensibi üzerine gösterdikleri sabr u sebattan dolayı iki defa mükafat verilecektir." Bu anlam son derece yersiz ve münasebetsiz bir te’vildir; son derece keyfidir. Hazreti Ali’nin, Hazreti Ebubekir ve Hazreti Osman’ın hilafetlerine rıza göstermesi, Hazreti Hasan’ın da Hazreti Muaviye için hilafetten vazgeçmesi ve imamlarının cemaat-ı müslimin’e karşı muhalefet izhar etmemeleri, Caferilere göre takiyye kabilindendir. Yani korkularından hakkı söylemiyerek, hakkı bırakıp haksızlığa yardımcı olmuşlar. Halbuki Hazreti Ali için korkuyu icap ettiren en ufak bir durum bile ortada yoktu. Takiyye inancının ortaya çıkmasının en büyük sebeplerinden birisi de ehlibeyt imamlarının ashabı kiramı övmeleri, onların Kuran’da ki üstünlüklerinin itiraf etmeleri, Üç halifenin imamet ve liyakatlerini kabul etmeleri, onlarla hısım akraba olmaları kızlarını vermeleri, çoçuklarına onların isimlerini vermeleri, aralarında güçlü bağın olması, Şiilerdeki akide bozukluğunu açıklamaları ve onlarla birlikte bu güzide insanların aleyhine konuşmamalarını izah edememeleridir. Şiacılar bu durumu kurtarmak adına takiyeye sarılmak zorunda kaldılar. Şiiler bu çıkmazdan kurtulmak için; imamların, bunu ancak takıyye gereği söylediklerini; fakat açığa vurduklarının aksine inanıyorlardı demek durumunda kaldılar. Takiyye için HZ Ali diğer halifelerin halifeliğine katlandı, Hz Ömer’e ses çıkarmadı, Hz hasan halifeliği muaviye’ye teslim etti. Hz Hüseyin sahabelere küfür etmedi, Hz. Zeyt takiye için diğer üç halifenin hizmetlerini övdü. Yani onlara göre bu imamlar haşa bu rezilliği takiyye için yaptı. Bu hiç onlara yakışır mı? Oysa, yukarda bahsedilen bütün konularda ehlibeyt imamları tek fikirdir. Hiç birisi din adına ashaba saldırıda bulunmamışlardır. Onların haklarını teslim etmiş, bildikleri yanlış davranışları varsa onu da söylemişlerdir. Onlar iki yüzlü olmaktan beri dost doğru insanlardı. Hayatta yalan söylemezler, ilkelerinden taviz vermezdi. Çok cesurdular. Hazreti Ali’den çok zayıf olan Hubab ibnül Münzır, elinde bir delili bulunmadığı halde korkmayıp Hazreti Ebubekir’in halife seçilmesine itiraz edip de, Hazreti Ali gibi büyük bir kahraman niçin sebepsiz yere sussun! Bu hiç mümkün mü? Hubab mücadelesini yaptı, hiç kimse ona kavlen veyahut fiilen bir eziyet vermedi. Hazreti Ali’nin bundan haberi de vardı. Şu halde susması korktuğu için değil, yanında bir delil olmadığı içindir. Son olarak deriz ki: Biz Ehl-i Sünnet olarak korkak bir Ali’yi tanımayız. Korkak Ali bizim değil, ancak Şiilerindir. Bizim Ali’miz ise büyük bir İslam kahramanıdır. Eğer takiyye yapsalardı hz Hüseyin ve zeyt şehit olmazlardı. Onlar korkak, aciz pısırık asla olmadılar. Şiacılar kendi vasıflarını imamlara yakıştırarak onlara ne büyük iftira attılar. Allah korusun. Şiacıların en büyük sermayesi Hz Muhammed’in ashabına düşmanlık, onları sevenlere lanet okumaktır. Şiacılar son yıllarda bu konuda yeni bir arguman kullanmaya başladılar güya "Ali hilafet meselesinde hiç direnmedi, muhalefet etmedi. Çünkü Hz. Peygamber ona: "Sen benden sonra kılıç kullanarak fitneye sebebiyet verme" diye tavsiyede bulunmuştur." Bu söylem tamamen i yalan, iftira ve cehalettir. Hz Peygamber hem onu ümmetin başına halife tayin etsin, hem de hakkı kabul etmekten imtina eden kimselere karşı kılıç çekmekten men etsin!..Bu sözler doğru olsaydı Hazreti Ali, Sıffın ve Cemel’de de Resulullah’ın tavsiyesine muhlefet edermiydi. Hazreti Ali’ye halifeliği teslim etmiyenler Şiilere göre küfrün en çirkin çeşitlerini alenen işlemiş olan sahabeye karşı hiç Hz. Peygamber "kılıç çekilmesin" diye hiç tavsiyede bulunur muydu? Bu aklen ve mantıken mümkün mü?.. Bu hususus hz Hüseyin in kıyamına tezat teşkil etmez mi? Durumu kurtarmak için her olaya bir kılıf bulmak için durmadan yalana müracaat etmek doğru mu? Ya da bu yalanlardan adım adım geri cekilmek önemli bir erdem değimli? Bugün sünni toplumların Şii dalgasına karşı kültürel bir sığınağı olmadığını görülmektedir. Çünkü Şia Mezhebi kin, nefret, yalan, tekzip ve İslam’da aşırıya gitme üzerine bina Edilmiştir. Ehlisünnet inancı bu kadar fitne fesat ve yalana karşı maalesef korumasızdır. İslam âlimleri yaratılmışlar içerisinde Şiileri yalancı olarak görürler. Bunlardan İbn Teymiyye der ki, “İlim ehlinin ve onlardan süre gelen nakiller silsilesiyle ittifak edilmiştir ki Şiiler en yalancı fırkadır ve onların yalanlarla dolu bir tarihi vardır”. Bu sebeple İslam âlimleri onları yalanda aşırı olanlar diye tanımlamışlardır. Şiiler, Ehli Sünnetin güvenini kazanmak için onlara güler yüz gösterip dinlerini açığa vurmazlar, onlara tazim de bulunmak üzere sahabenin faziletlerini ve akidelerini öğrenirler, ama tüm bu yaptıklarında samimi değillerdir, böylece bu hal üzere devam ederler. Sadece sizi aldatmak için size güler yüzle davranan bir topluluğa ne derece güvenip inanılır?! Irak işgalinde mazlum duruma düşen Müslümanların temsilcisi durumunda olan Zerkavi zor günlerde şii inancını taşıyanların davranış bicimlerini bakın nasıl tanımlıyor? Bunlar takiyye ve hile içerisindeki insanlardır; eğer onlar hususunda sessiz kalmaya devam edersen, buna mukabil onları sessiz bulamayacaksın! Eğer onlarla barış yapmak istesen onlar seninle barış yapmayacaktır. Eğer seninle görünürde barış yapmak isteseler, barışı bir aldatma yöntemi olarak kullanacaklardır ta ki senden kurtuluncaya dek. Bu durum sıradan Şiiler için de aynıdır. Belki onlardan birisi seni aldatmanın kapısı olan evine davet eder, yiyeceğinden yedirir ve içeceğinden içirir ve sana karşı cömert bir tutum sergileyebilir. Ama sen ayrıldıktan sonra yıkamaktansa kapları kırar, çünkü inanır ki su bir sünninin pisliğini temizleyemez, birçoğu yataklarını bile yakar. Bu sıradan bir şii’nin durumu, bir de siz düşünün ki bunların “Ayetlerinin (Şiiler arasındaki âlimlere verilen ad)” durumu nedir? Bizler ehli beytin destekçileriyiz. Sahih Akide üzere olanlar, Ehli Beyt’in ve sahabenin yolu üzeredirler ve Ehli Beyt insanların onlara yakıştırdıklarından beridir. Ehli Beyt Kur’an’ın ve sünnetin rehberliğini bırakmadı. Ehli Beyt’in arasında izzetli Ayşe’de vardır, peygamberin (s.a.v) hanımı ve onlar Allah’tan başka hiçbir şeyle rabıta kurmamış olanlardır ve Ehli Beyt masum olduklarını ileri sürmemişlerdir. Ehli Beyt, Ehli Sünnet’tir ve Ehli Beyt peygamberin (s.a.v) ailesi olmaları hasebiyle bizim kalplerimizdeki en sevgili olanlardır. Bu Şiiler Ehli Beyt’i sevdiklerini iddia ederler ama hakikate onlar Ehli Beyt’in en azılı düşmanlarıdırlar. Gerçekte Ali’den (r.a) nefret ederler Selman Farisi (r.a) dışında tüm sahabenin kâfir olduğunu iddia ederler. Yani işte onların tarihi budur öyle bir tarih ki Ehli Beyt’e atfettikleri sevgi yalanıyla dolu, Ali (r.a) Muaviye ile barış antlaşması imzaladığı zaman Hasan b. Ali’ye (r.a) ihanet edenler kimdi, sebep neydi? Onlar, Ehli Beyt’i sevdiklerini iddia edenler tarafından ihanete uğramışlardı, o da biliyordu ki onlar zafere kadar onunla beraber savaşmayacaklardı, bu sebeple o barışı seçti ki bu ne büyük bir antlaşma idi. İki Müslüman gurubun yaptığı bu büyük antlaşmayla ilgili olarak peygamberin ümmete verdiği müjde sizler için yeterlidir. Müslim b. Akil’e ihanet edip onu hüsrana uğratanlar, Hüseyin’in (r.a) öldürülmesine neden olanlar kimlerdi? Tüm bunların hepsinin nedeni Şiilerin ihaneti değil miydi? Tüm bunlar (sebepler) gösteriyor ki onlar Ehli Beyt’in düşmanlarıdırlar ve Şiilerle Ehli Beyt’in farklılıkları doğu ile batının farklılıkları gibidir. Ehli Sünnet, Ehli Beyt’in destekçileridirler ve bu yolda onların sevgilileridirler ve onların sevgileriyle iman üzere kalırlar.

0 yorum

ŞİİLERİN İMAMET İNANCI VE DELLİLERİ

11 Kasım 2009, 15:29. fav. hus1956.  
Etiketler:

Şianın imamet anlayışı Şiada imamet anlayışı imanın esaslarından sayılmış bir husustur. Muteber saydıkları bütün kitaplarında bu mevcuttur. Bu inanca göre İmamlık; inanç temellerinden ve İslam'ın rükünlerinden bir temeldir. İmamlara (mutlak) itaat şarttır. Zira onlara itaat, Allah (cc)'a itaat; isyan Allah (cc)'a isyan demektir. İmamlar, Allah'ın kulları üzerinde hüccetleri ve şahitleridir. İnsanları doğru yola sevk eden, Allah'ın ilminin hazineleri, yeryüzünde Allah'ın halifeleri ve O'na giden kapılarıdır. Allah'ın nurları, yeryüzünün direkleridir. İlimleri derin ve köklüdür. İnsanların muhtaç oldukları her şeyi bilirler! İmamları inkar edenler, Allah'ı ve Peygamber'i inkar etmiş sayılırlar. Allah'ı, Peygamber'ini ve bütün imamlarla zamanın imamını tanımayan bir kimse mü'min olamaz. İmamları sevmek iman; onlardan nefret etmek ise, küfürdür. İmamların emirleri, Allah'ın emri; yasakları da, Allah'ın yasaklarıdır. Namaz, oruç, hac, zekât ve cihad gibi farzlar ancak imamla tamam olur. Yeryüzü, gizli veya açık bir imamdan mahrum olamaz. İmamları; enbiyaların ve resullerin mertebesinin üstünde, masum, kâinatı yöneten, ne zaman öleceklerini bilen, ölümleri onların ihtiyarına bağlı kişilerdir. Meleklere ve Peygamberlere çıkarılan bütün ilimleri, olmuş ve olacak şeyleri, istedikleri her şeyi bilirler. Melekler imamlara haber getirirler. Kur'an-ı Kerim'de ki "ayat, sadikun, ehlü'z-zikir, ulu'l elbab, rasihun, sabikun bil hayrat, ekvam, nimet" kelimeleriyle "İMAMLAR" murad olunmuştur. (Kuleyni) İmamlar bir şeyi bilmek istediklerinde, Allah'ın sadece onlara bildireceğini ve imamların ölecek zamanı bildiklerini, yalnız kendi istekleriyle öleceklerini ve onlara hiçbir şeyin gizli olmadığını," söylerler. Muhammed Bakır'dan (el-Kafi, sh:96-126 ) Allah katından hakkı getiren imamların sözleri, Allah'ın sözleri; emirleri, Allah'ın emirleri; taatları, Allah'ın taatları ve günahları da Allah'ın günahı sayılacağından imamların günah işlemeleri imkânsızdır. İmamlar mukaddestirler. "Arzın rüknü, Allah'ın yeryüzünde üstün hüccetidirler". "İmamlık dinin esası, müslümanların düzeni, dünyanın dirliği, mü'minlerin şerefidir"'. İmamın veliliğine inanmak, dinin temelidir. Velayeti kabul etmeden dinin öteki esasları tamamlanmaz(Kadı Said Kuınmi, Esraru'l-İbadat, s. 2 "İmamları sevmek iman, onlara buğzetmek küfürdür" (al-Kafi, i. 188).. Hz. Peygagamber, ahirete göçerken bütün ilmini Hz. Ali'ye bırakmış, o da İmam Hasan'a, o da İmam Hüseyin'e bırakmış, ta on ikinci imama varıncaya kadar bu ilim böyle babadan oğula tevarüs edilmiştir. On ikinci imarnın kaybolması ile bu ilim, şi'a bilginlerine intikal etmiştir(Dr. Ruşdl Muhammed Arsan Alyan, al-Akl İnde'şiilikte'I-İmamiyye, s. 55-57. Bağdad,1393{1973). İmamların Allah ile ruhsal bağlantıları vardır. İmam bilgisini, öteki müetehidler gibi gözlem ve istidIal yolu ile almaz; ya peygamberden, ya kendinden önceki imamdan veya ilham yolu ile alır Hüccet olmak bakımından peygamberin söziyle imamların sözü arasında bir ayırım yoktur. Çünkü ikisi de Allah'tan alıp duyurmakta, Allah'ın hükümlerini açıklamaktadır. Müslümanların, imamın sözüne uymaları vacibdir. İmamı reddetmek, Allah'ı reddetmek demektir ki şirke yakındır. Gerçi peygamber vahiy, imam ilham alır ama imamın, kasden ve yanılarak hatadan masum olması, aradaki farkı ortadan kaldırır İmam dinin tatbikçisidir. Ca'fer-i Sadık'tan şöyle rivayet edilmiştir: "Allah peygamberini en güzel terbiye ve en üstün akılla yarattı. Onu en güzel bir biçimde yetiştirdi, "Affı al, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir' dedi. Onu övüp "Sen büyük ahlak üzerindesin' buyurdu. Dini ve dinin tatbikini ona bırakıp "Resulün size verdiğini alın, Resulün sizi yasakladığı şeyden sakının", "Peygambere itaat eden Allah'a itaat etmiştir"ı dedi. Allah dinini peygamberine bıraktı. İnsanlar onu inkâr ederken siz onu kabul ettiniz. Valiahi biz konuştuğumuz zaman konuşmanızı, sustuğumuz zaman susmanızı isteriz. Biz sizinle Allah arasındayız. Allah, bize karşı gelen kimseye hayır vermemiştir." Peygamber ve imam, ancak halkın yararına olanı emreder. Peygamberin ve imamın kalbine, Allah'ın iradesine aykırı, ümmetin yararına zıd bir şey gelmez. Allah, bazı işlerin tayinini peygamberin ve imamın oyuna bırakır. Farz rek'atlerin sayısı, nafile namaz ve orucun tayini gibi. Hükümlerin açıklanmasını, fetvayı, Kur'an ayetlerinin tefsir ve, te'vilini de onlara bırakmıştır. Onlar uygun görürlerse açıklarlar, uygun görmezlerse susarlar. Takiyye gereğine, hal ve yarara göre hareket ederler. al-Kuleyni, aynı ayetin anlamını soran üç kişiye, Sadık'ın ayrı ayrı cevaplar verdiğini, bu durumun ya takiyyeden veya tafviz'den ileri geldiğini söylüyor). İmam, bir olayda şeriatın zahiriyle amel edebileceği gibi zahiri terk edip kendi re'yine göre de hükmedebilir. Nitekim Kehif kıssasında Musa'nın arkadaşı ve Zu'l-Karneyn böyle yapmıştı. Bu hususlar kendi kaynaklarından örneklendirmeye devam edersek; Bir hadisilerinde:” İmamlar Allah’a gelinen kapıların ta kendileridir. Eğer Onlar (imamlar) olmasaydı Allah bilinemezdi. Allah Onlarla yarattığı kullarının hüccetini ikame etmiştir.”( el-Kafi: 193 / 1) Eğer Allah imamlar olmadan bilinmezse kulların hüccetinin ikame olması da onlar sayesinde oluyorsa o halde peygamberlere gerek varmıydı?! “el-Kafi” de Ebu Abdullah (a.s)’dan şöyle dediği rivayet ediliyor: “Ali (a.s)’ın getirdiğini alır, nehyettiğinden de sakınırım. O’nun üstünlüğünde Muhammed (s.a.v) üstünlüğü vardır. Verdiği hükümler de Ali (a.s)’i takip edenler, Allah’a ve Rasulüne uyup takip edenler gibidir. İmamların bilgisi ve gücünü gösteren bir başka hadisleri; “Ben cennet ve cehennem arasında taşanları taksim ederim. Ben en büyük Faruk (ayırıcıyım). Ben Musa’nın asasının sahibiyim. Muhammed (s.a.v)’i melekler, ruh ve peygamberler nasıl kabul ve ikrar etmişlerse beni de kabul ve ikrar eylediler. Muhammed (s.a.v)’ e yüklenilen ilahi yük rabbani sorumluluk bana da yüklenmiştir. Bana, daha önce kimsede bulunmayan özellikler verildi. Ben bela ve musibetleri bilirim. Nesepleri ve son kesin sözü bilirim. Benden öncekilerden hiçbir şeyi bana uzak ve gizli kalmadı, hepsini bildim. Gaybın bilgileri benden uzak değildir. Allah’ın izni ile müjdeliyorum O’nun adına yapıyorum. Hepsi Allah’tandır. İlmi ile bu konuda bana güç ve imkan verdi.”( el-Kafi Bu hadisin çokbenzer“el-Mufaddal b. Ömer’den rivayetle yine (Kuleyni, Kafi, c.1, s.197) de yer almaktadır. Şianın kolu Nusayriler ve Bâtınilerin Hz. Ali yi (r.a) nın hâşâ Allah’ın ta kendisini olduğunu takiye yapmadan söylemişlerdir! Fakat Şiiler ise; onu (imamların ilahlığını) Nusayriler gibi acık bir lisan ile değil de dolaylı yönden söylemişlerdir. Bu söylemi teyit eder bir görüş sergileyen“İran Şii devrim lideri, Ayetullahları ve Hüccetleri olan Humeyni “el-Hukumetu’l İslamiyye” adında ki meşhur kitabında diyor ki: “İmam için övülmüş bir makam vardır(Tıpkı Allah’ın sadece Muhammed (s.a.v)’e has kıldığı övülmüş makam (makamu’l Mahmud) gibi!) âlemin hükümranlığı, kâinatın tüm zerreleriyle imamların vilayetine ve egemenliğine boyun eğer. Mezhebimizin inanç gereklerinden bir tanesi de; imamlarımızın bir makama sahip olması ve o makama ne yaklaştırılmış meleklerin ne de resullerin, nebilerin ulaşamamasıdır. İmamlarla ilgili bir başka hadisleri; Peygamber (s.a.v) ve İmamlar (a.s) bu âlemin yaratılışından önce birer nurdular ve Allah onlara kendisini Allah’tan başka kimsenin bilmediği bir menzile ve yakınlığa yerleştirdi. İmamlarımızdan (a.s) rivayet olunuyor ki: “Bizim Allah ile aramızda bazı özel haller vardır, ona ne yakınlaştırılmış melekler ne de resuller, peygamberler ulaşır” aynı şekilde Fatıma el-Zehra (a.s)’da böyle bir menzile sahiptir...”( el-Hukumetu’l İslamiyye: Sayfa: 52) “Ve biz inanıyoruz ki, imamların emir ve işleri diğerlerininkinden farklıdır. Biz mezhebimiz gereği inanıyoruz ki, imamlarımızdan gelen her emir ve iş vefatlarından sonra bile yapılması gerekip, bilakis o işlere ve emirlere tabi olmak vaciptir!”( el-Hukumetu’l İslamiyye: Sayfa: 90) Kuleyni, kitabında, “ Yeryüzünün Tamamı İmamlara Aittir” başlığı altında Ebu Abdillah’tan şu rivayette bulunur: “Dünya ve ahiret imama aittir; dilediğine verir, dilediğini de vermez.”( Kuleyni, el-Kafi, c.1, s.492) Şia inancı, imamların vahiy aldığını da iddia etmekte, refarans olarak kuran dışı kitaplara tabi olunmayı da emretmektedir. İşte kendi kaynaklarındaki delili; “ “... Ammar es-Sabbati şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “Hükmettiğiniz zaman ne ile hükmedersiniz?” Buyurdu ki:” Allah’ın hükmüyle ve Davud’un hükmüyle, hakkında her hangi bir şey bilmediğimiz bir şey karşımıza çıktığı zaman, buna ilişkin hükmü, Rûhul Kudüs’ten alırız. “ (Usul-u Kâfi sh 597 H.1036.) “... Ammar es-Sabbati şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “İmamların konumu nedir?” “İmamların konumu, Zulkarneyn’in, Yuşa’nın ve Süleyman’ın arkadaşı Asef’in konumu gibidir.” dedi. Dedim ki: “Ne ile hükmedersiniz?” Buyurdu ki: “Allah’ın hükmüyle, Davud soyunun hükmüyle ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin hükmüyle... Bunları Rûhul Kudüs bize bildirir... “ (Usul-u Kâfi sh 597 H.1037.) Yine Kuleyni, vahiy ve imâm konusunda îmam Ali Rıza'dan şunları nakletmektedir: " îmamın kendine de vahiy gelir. Söyleneni işitir, fakat konuşanı görmez." (el-Kafi, sh:82) Şiiler imamlarının diğer peygamberlerin hepsinden üstün olduklarına inanırlar ve bununla ilgili bir hadisleri; el-Meclisî, Mir’âtu’l-Ukûl adlı kitabında: “Şüphesiz onlar Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dısında bütün peygamberlerden serefli ve üstündürler” demistir.( el-Meclisî, Mir’âtu’l-Ukûl Fî Serhi Ahbâri Âli’r-Rasûl (2/290). "Kuleyni, . . . .İmam M. Bakır'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ali'nin veli ve imam olduğunu, diğer hidayete ermiş imamlara da uymayı ve onların düşmanlarından uzak olarak Allah'a yakın olmayı, tasdik etmektir. Şüphesiz imamsız olan bir kimse yolunu şaşırmış, sapıtmış olur. Bu durumda kalırsa "kafir" gibi ölmüş olur! (Kafi, sh :84- 86) Şia imamları hakkında o kadar aşırı inançlar üretmişlerdir ki haşa nerdeyse onların pislikleri bile kutsaldır. Şifa kaynağıdır. İşte bunu teyit eden görüşleri Şia’nın Ayetullah’ı ve hücceti olan Molla Zeynel Abidin el-Kelbeykani “Envaru’l Vilaye” isimli eserinde diyor ki: “Masumların idrarlarında, kanlarında, dışkılarında namazdan sakınmayı gerektiren bir necasetlik yoktur. İmamların idrarlarında ve dışkılarında bir çirkinlik, iğrençlik yoktur bilakis onlar birer misktir! Her kim onların idrarlarından, dışkılarından ve kanlarından içerse Allah ona ateşi haram kılar ve cennetine sokması vacip olur!”( Envaru’l Vilaye, Sayfa: 440) İmamların vasıflarını belirten hadisler bunlarla sınırlı değil. Şia kaynakları incelendiğinde ulaşabildiğimiz kadarıyla sadece imamların üstünlüklerine yönelik yüzlerin üzerinde hadisleri vardır. Örneklere devam edersek; “... Muhammed b. Müslim şöyle rivâyet etmiştir: Ebu Cafer (Muhammed bakır aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: “ Allah tarafından tayin edilen bir imamı olmaksızın sırf kendini yoran bir ibadetle Allah’a kulluk sunan bir kimsenin çabası kabul görmeyecektir. O, sapkın ve şaşkındır. Allah, onun amellerini çirkin sayıp öfke duyar. Onun örneği bir koyunun örneğidir ki, çobanından ve sürüsünden ayrılıp kaybolur. Bütün gününü şaşkın şaşkın gidip gelmelerle bitirir. Gece olunca başında çobanı bulunan bir sürü görür, o sürüye katılır ve gecesini bu sürünün ağılında geçirir. Çoban sürüsünü meraya salmak istediği zaman, bu yitik koyun çobanını ve sürüsünü tanımaz olur. Tekrar çobanını ve sürüsünü bulmak için şaşkın bir halde sağa sola gider gelir. Derken başında çobanı bulunan bir sürü görür, bu sürüye sığınır, onlara katılır. Çoban ona seslenir: “Gel çobanına ve sürüne katıl. Sen kaybolmuşsun, şaşırmışsın Çobanından ve süründen uzaklaşmışsın.” Ama o şaşkın, yitirmiş olarak sağa sola koşuşmaya başlar. Çobanı, yol göstereni, güdücüsü olmaksızın, önünü kesip, doğru yola yöneltecek bakıcısı olmadan gezinip durur. Derken kurt, bu koyunun kayboluşunu fırsat bilir ve koyunu yer. Aynı şekilde, Allah’a yemin ederim ki, ey Muhammed! Şu ümmetten kim, Allah, Azze ve Celle’nin tayin ettiği özellikleri belli ve adil bir İmamı olmazsa kaybolur, yolunu şaşırır. Eğer bu şekilde ölürse küfür ve nifak üzere ölmüş olur. Bil ki, ey Muhammed! Zorba imamlar ve onların tabileri Allah’ın dininden soyutlanmışlardır. Hem kendileri sapmış hem de başkalarını saptırmışlardır. “Rablerine kâfir olanların örneği, bir küle benzer, kasırga estiği bir günde bu kül, yelle savrulur gider. Kazançlarından hiçbir şey elde edemezler, işte budur doğru yoldan çok uzak bir sapıklık.” (İbrahim, 18)” (Usul-u Kâfi sh 250-251 H.468.) Tamam, varsayalım ki bu söz doğrudur. Ya da en azından Şiiler inanıyor. Yukarıdaki soruyu tekrar soruyorum İslam toplumları asırlardan beri imamsızdır. Sözüm ona imam gayb oldu? Kıyamet zamanına yakın bir zamanda kadar da dönmeyecek. Ancak, kıyamet zamanı mehdi olarak dönecek!. Bu iki dönem arasındaki insanların hali ne olacak?. Şiiler kendilerine bu sorunun geleceğini bilmiyorlar mıydı? Tabi ki bu sorunu gidermeye yönelik bir hadis olmalı. Bunula tezat olan ancak sorunu gidermeye yönelik şu hadisleri vardır. “... Mansur, kendisine anlatan birinden şöyle rivayet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “Bir günün sabahında veya akşamında uyacağım bir İmam bulamadığım zaman ne yapayım?” Buyurdu ki: “Kimi seviyorsan onu sevmeye ve kime buğz ediyorsan ona da buğz etmeye devam et. Ta ki Allah, Azze ve Celle, İmamı zâhir edinceye kadar.” (Usul-u Kâfi sh 503 H.911.) Şia inancı imamsız bir dönem olmayacağını söylerken buradaki anlatım neyi ifade ediyor acaba!? Hani imamsız olmazdı. Ne oldu da durum değişti?. İmam bulamadığın zaman sevdiklerini de ifrat derecesine sevmeye devam et. Ama sahabeye küfründe ve nefretinde sakın geri kalma ta ki imamı görünceye kadar. Bu şekilde tercüme edebilirmiyiz bu hadislerini. Meseleyi bir bütünlük içinde değerlendirdiğimizde bu inanctaki celişkiyi daha net görmek mümkün olacak. Şii inançında 12. imam öldürülme korkusuyla bir mağara da kayıp oldu. O kıyabet yaklaşınca mehdi olarak geri dönecek! Giderken hakiki kuranı da yanında götürdü. Geride kalanlar onu bekleyecekler. Beklerken de her hangi bir kurtarma hareketine, islamın geleceği için her hangi bir faaliyete kalkışmayacaklar. Kaybolan imam gelecek hem onları hemde bütün dünyayı kurtaracak! O gittikten sonra bin yıldan beri insanlar imamsız yaşamaktadır. Oysa devrin imamını Müslümanlar tanımak zorundaydyı tanımaz ondan ilham almazlarsa imansız olarak göceme tehlikesi vardı!. İmam kayıp olunca onu tanıma imkânı bin yıldan beri olmadı. Taki onun yerini taklidi imamlar alıncaya kadar. Onu da sağolsun Humeyni acıklığa kavuşturdu. Şimdi şii toplumlarında aydın insanlar yüksek sesle sesleniyorlar. Hani onu beklemek zorundaydık. Bizleri neden bin seneden beri uyurgezer bıraktı? Neden onu beklemek yüzünden bugüne kadar zamanımızı boşa harcadık? Oysa onu beklemeden de inanan insanlar bir şeyler yapabiliyormuş. Nerede bu kayıp imam? Artık onun için bu coğrafyada korkulacak herhangi bir durum söz konusu değil.!? Neden hala gelmiyor diye sorduktan sonra aynı ilim adamları aslında bu kayıp imam konusunun bir uydurma oludunu, Müslümanları bir uyutma projesinin ürünü olduğunu dile getiriyorlar. Burada şunu da belirtmekte fayda var. Bazı şii âlimleri yazdıkları kitaplardaki iddialarını güclendirmek için on ikinci imamla gizli gizli görüştüklerini, bazen de rüyasına girdiğini meselenin gizemli kalması için de bunu fısıltı halinde dile getirmektedirler. Hâşâ bu hususun doğru olduğunu düşünmek Hâşâ Allah Kullarını cehenneme atmak için bahane aradığı anlamını taşımaktadır. Neden Allah’a bu iftiralar edilir? Hâşâ bir takım fitne fesat oyunların içinde neden Allah gösterilmeye çalışılır? Bunu doğru bir niyet cercevesinde anlamak mümkün değil. Ancak Şiiliğin doğuşu ve gelişim sürecini hakiki tarihi mevzuları okumayınca anlamak mümkün değildir. Tabi bu şiacıların Tarih adına uydurduğu destanlardan bahsetmiyorum. Gerçek belgelere dayalı güvenilir tarihçilerin yazdığı eserleri kastediyorum. Yüce Allah, Kuran’ı Kerim’de, Resuller, hatta Resullerin efendisi Hz. Muhammed de dahil olmak üzere, hiçbir kimsenin gaybı bilemeyeceğini açıkça beyan etmektedir... Allah, kıyametin ne zaman olacağını, yağmurun yağmasını ve bir insanın nerede ve ne zaman öleceğini, ancak kendisinin bildiğini beyan ederken, Şiiler, bu hususiyeti, imamlarına atfederler. Aynı şekilde Allah, Hz. Peygamber’in münafıkları bilemeyeceğini ve onları müminlerden ayıramayacağını söylerken, onlar, imamlarının unutmaz ve hata etmez iman ve nifak bakımından insanları tanıyıp ayırdıklarını ileri sürerler. Yeryüzünde ne gayb varsa imamların hepsini bildiğini, Şia'nın diğer Müslümanlardan farklı olduğunu ayrıca, kendilerine mahsus ve diğer insanlarda bulunmayan birtakım ilimlere sahip olduklarını söylemektedirler. Bu ilimleri Hz. Ali'ye nispet ederler. Çünkü onlara göre Hz. Ali dinin sırlarına sahiptir çünkü Hz. Peygamber diğer müslümanlara açmadığı bilgileri ona açmıştır. Bazan Hz. Fatıma ve Hz. Ali'nin çocukları imamların ilimlerine sahip olduklarını, hata ve unutmaktan masum bulunduklarını, İslâm'ı imamların yolu dışında kimsenin anlayamayacağını, Kur'ân sırlarının ve din hakikatinin sadece imamlarda bulunduğunu iddia ederler. Bazan da "Fatıma Kur'ân'ı" adını verdikleri özel bir Kur'ân'a sahip bulunduklarını ve bunun Müslümanların elindeki Kur'ân'ın üç katı kadar olduğunu119, bugün müslümanların elinde bulunan Kur'ân'dan onda bir tek harfin bulunmadığını ileri sürerler. Bazan da bütün ilimlerin içinde yazıldığını iddia ettikleri bir deri olan Cefr'e120 sahip olduklarını iddia ederler. Bazan da sadece kendilerinin sahip olduğu ve başka hiçbir kimsede bulunmıyan dini bilgilere sahip olduklarını iddia ettikleri gibi, Kur'ân âyetlerinin gerçek tefsirine kendilerinin sahip olduklarını söylerler. Hatta yüce Allah'ın Hz. Muhammed'i tenzil (Kur'ân harfleri) ile Hz. Ali'yi de te'vil (yani tefsir) ile gönderdiğini ileri sürerler.(en-Nevbahtî, Firaku'ş-Şia, 38, ) Bütün bunlarla birlikte imamların dilediği kadarını Allah’ın dilediğini iddia etmeleri yani imam bir şeyi dilerse, Allah’ta diler fikrine inanmaları inılıcacak gibi değildir. Bu Allah’ın imamın dilediğini dilemesi anlamına gelir ki bu inanç da sorgulanmadan kabul edilir mi?. İnsanları tekfir etmek insan olarak bizim görevimiz değildir. Şiilerin hangi inanışı küfürdür hangisi şirktir buna girmeye gerek yoktur. Sadece inanç akidelerini belirten hadisleri belirtmek konunun anlaşılmasına yetecektir. Bu konu yüce Kuran’ dan birkaç ayet den alıntı yapmakta sanırım fayda olacaktır. “Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.”( En’am suresi / 59. Ayet) Başka bir ayette: “De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?”( En’am suresi / 50. ayet) “De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim."( Ar’af suresi / 188. ayet) Yine Allah buyurdu ki: “(Resulüm!) İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O halde sabret. Çünkü iyi sonuç (sabredip) sakınanlarındır.”( Hud suresi / 49. ayet) Ayeti kerimenin de ifade ettiği gibi o haberleri önceden ne peygamber ne kavmi ne Ali bin Ebi Talib ne de O’nun kavmi biliyordu. O halde nasıl O’nun hakkında kendisinden önce geçenlerin onda gizli saklı kalmayacağını söylüyorsunuz? Allah buyurdu ki: “O, gaybı mı bildi, yoksa Allah'ın katından bir söz mü aldı?”( Meryem suresi / 78. ayet) “De ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan başka kimse gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.”( Neml suresi / 65. ayet) başka bir ayette: “Acaba gaybın bilgisi kendi yanındadır da o görüyor mu?”(Necm suresi / 35. Ayet) “O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar”(Cin suresi / 26, 27. ayetler) “Kıyamet saatini bilmek ancak Allah’a mahsustur. Yağmuru O indirir, rahimlerde bulunanı O bilir, kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır.” (Lokman, 34) Yüce Allah, Hz. Peygamber’e hitaben, münafıklar hakkında şöyle buyurur: “Çevrenizdeki bedevilerin içinde ikiyüzlüler ve Medineliler için de ikiyüzlülükte direnenler var. Onları siz değil, ancak biz biliriz. Kendilerine iki defa azabedeceğiz; onlar sonra da büyük bir azaba uğratılırlar.” (Tevbe, 101) Allah, Tebük Gazvesine gitmemek isteyen münafıklarına izin veren Hz. Peygamber’e şöyle buyurur: “Allah seni affetsin; doğrular sana belli oldu, yalancıları bilmeden önce, niçin onlara izin verdin?” (Tevbe, 43), Kuran ayetleri gayb ile ilgili bunu derken Şiacıların muteber kaynaklarınden bir iki örnek vermek sanırım yeterli olcaktır. Kuleyni, Abdullah b. Cundub’den, Şia’nın sekizinci imamı Ali b. Musa’nın, ona yazdığı şu mektubu rivayet eder: “…Biz imamlar, yeryüzünde Allah’ın eminleriyiz. Belalar ve felaketler, Arab nesebi, İslam’ın doğuşu ve ilgili ilimler bizim katımızdadır. Biz, bir kişiyi gördüğümüzde, onu gerçekten mümin mi, münafık mı olduğunu biliriz. Bizim taraftarımız, isimleriyle ve babalarının isimleriyle birlikte yazılır. Allah bizim ve taraftarlarımız hakkında misak almıştır.” (Kuleyni, Kafi, c.1, s.223) “Muhammed el-Bakır, Hz. Ali’nin şöyle dediğini bildirir: Bana altı şey verildi: Belalar ve felaketler ilmi; vesayet; hükümler ilmi; dünyaya geri dönmem ve bütün dünyaya hakim olmam; asa ve meysem ile insanlarla konuşan debbenin sahibi olmam.”( Kuleyni, Kafi, c.1, s.198

0 yorum

BEN BİR Şİİ İDİM!

11 Kasım 2009, 14:17. fav. hus1956.  
Etiketler:

Şiilikte imammet imparatorluğunun neden hiç sarsılmadığına hakikatlerin bazı alimlerce ortaya cıkarılmasına rağmen neden görmezden gelindiğine imamet makamının getirilerine bakarak cevaplamak daha doğru olur. Şii inancında  halktan toplanan verginin beşte birinin imamlara verilmesi hususu ile toplanan zekatın fakirlere doğrudan değilde imamlar vasıtasıyla dağıtılması meselesi irdelendiğinde ortaya çıkacaktır.
Şia toplumlarında fikri ve sosyal gerilmelerin çok olduğu bunun sebebi de mezhep liderlerinin peşine düşüp hiç sorgulama yapmadan sosyal ve manevi hayatlarını düzenlemeyi onlara vermelerinden kaynaklandığı ilmi araştırmalar neticesinde belirlenmiş bir husustur. Tabi bütününü böyle değerlendirmek insafsızlık olur. Bunların içinde farklı olanlarıda söylemek mümkündür.
Ancak, bu liderlerin çoğunluğu “Büyük Kayboluş” tarihinden günümüze kadar, Şiiler’in akıllarındaki fikri bidatı kontrollerinde tutmaktadırlar. Şurası hakikattir ki, bu liderlerin fikirlerinin sınırlı ve kapalı olması, Humus adı altında Şiilerin mallarından elde ettikleri mali imtiyazlar ile Şiileri kontrollerinde tutacak mutlak güce sahip olduklarını iddia etmeleri gözlerdeki perdenin kaldırılmasını ve Dünya malına tenezzül etmeden vazgeçmelerini engellemiştir. Tarihten günümüze kadar Şiilerin mezhep liderleri kendi cematlerinin uyanmasını engellemiş onlarla alay edercesine oynamışlardır.
Bu husus daha önce Şii olan bir mazlumun Şiilikten neden kaçtığının ifadesi bizi aydınlatacaktır. Hikayeyi nakleden Eski Diyanet İşleri Başkanlarından Süleyman Ateş
Alıntı aynen nakledilmiştir.
“Bağdad'da önce şii iken sünni olan bir gencin anlattıklarına ve benim de bizzat Bağdad ve Necef teki müşahedelerime göre şia arasında dini inanç ve tatbikat şöyledir:
1- Dua: Şiaya mensup her fert oturur, kalkar "Ya Ali" ve "Ya eba'l- Hasan al-avnu mink: Ey Hasan'ın babası, yardım sendendir", "Ya eba'li ğays ğisni Ye ya Ali edrikni: Ey yardımcı hana yardım et, ey Ali bana yetiş", "ya hadıra'ş-şeddih ya Eba'I-Hasan Ali: Ey dar zamanlarda yetişen, ey Hasan'ın babası Ali" gibi hitaplarla Hz. Ali'den istimdat ederler. Hz. Ali gibi öteki imamlardan da yardım isterler ve her birine ayrı özellikler verirler. Örneğin: Hz. Hasan'ı ziyaret etmenin vacib ve Beytullah'ı haccetmeğe bedel olduğunu söyler, onun adiyle yapılan duanın kabul edileceğine inanırlar. Ahbas ibn Ali (r.a.) nin delileri ve bunakları iyi ettiğine inanırlar, şifa bulmak için çeşitli yerlerden kabrini ziyarete gelirler', adaklar adarlar. Adağını yerine getirmeyenin başına bela geleceğine, fakir düşeceğine inanırlar. Ziyaret esnasında şöyle yalvarırlar: Ya Eba ra'sal-harr, ya Ebiı'l-Fadl al-Abbas, ya Kamera beni Haşim: Ey sıcak haşın babası, ey Fadl'ın babası Ahbas, ey Haşim oğullarının ayı". İki hasım, gerçeği ispat için Hz. Abbas'ın huzurunda yemin eder. Türbenin önüne oturur, Hak adına Ye onun adına and içerler. Huzurunda yalan yere yemin edenin deli ve bunaklık gibi bir kötülüğe yakalanacağına inanırlar.
İmam Musa Kazım'ı, "İhtiyaçların görüldüğü kapı" diye nitelerler. Onu ziyaret edenin dileği olur, derler. Türbesi, dileklerinin olması için her taraftan gelen ziyaretçilerle dolup taşar. Bu tür inançları orada bulunan görevliler de kuvvetlendirmeğe çalışırlar. Halkın dikkatini çekmek için türbelere özel sıfatlar verirler, onları ziyarete teşvik edici sözler söylerler. Tabii ne kadar ziyaretçi gelse hizmetlinin o kadar yararı vardır. Dileği yerine gelen kimse türbedara ya bir koç, ya da para verir. Adağını ona bırakır .. Orada bulunan hizmetliler, ziyaretçilerden bir şeyler koparabilmek için riyakar, yalaka bir yüzle ziyaretçilerin etrafında dört dönerler. Hatta bazen teberrük için ziyareti makbul olsun
diye ziyaretçiyi türbenin demir parmaklığına bağlarlar. Türbeleri ziyaret etmenin de kendine özgü adabı vardır: Ziyaretçi, de kapıdan eğilerek ve essela mü aleyke ya seyyidi ve ya mcvlaye ya hadıra'ş-şedaid ya Eha'I-IIasan Ali" diyerek girer. Kabre
yaran iç kapıya gelince kapıyı öper, eşiğin sol tarafına geçip eşiği öper, dua eder, dilek diler, kendisini Allah'a yaklaştırmasını, kıyamet gününde kendisine şefaatçi olmasını imamdan ister. Kabe etrafında döner gibi türbenin etrafında döner. Türbenin parmaklıklarına ellerini sürer, öper. Tiirhede namaz kılar. Fakat namazda kabri, arkasına veya yanına değil, önüne alarak kılar. İmamın kendisine imamlık yaptığına inanır. türbenin önünde namaz kılmak caiz değildir. Tabii namaz kılarken öteki ziyaretçiler önünden gelip geçerler. Bir sıkıntı zamanında Hz. Ali'den istimdat ederler. Hz. Ali, sıkıntı ve belaları açan, belaları savan, dar zamanlarda yetişendir. Hasta şifabulmak için, hamile kadın kolay doğrıırmak için Hz. Ali'den yardım ister.
2) Namaz: Şiaya göre secde yalnız temiz toprak üzerine yapılır . En temiz toprak, Kerbela toprağıdır. Onun için secde yerine kerbela çamurundan yapılmış, türbe dedikleri ufak bir şey koyar, onun üzerine secde ederler. Bu türbenin, Hz. Hüseyin 'in kanıyla sulanmış toprak olduğuna inanırlar. Bu aynı zamanda Ca'feriliğin bir sembolüdür. Bunu ceplerinde taşırlar. Şayet Iıu yoksa bir yaprak veya toprak üzerine secde ederler. Bu toprak onlarca mukaddestir, ayakla çiğnenmez. Hatta
bu toprağın hastalıklara şifa olduğuna, acıları dindirdiğine inanırlar. Cemaatle namaz kılarken akıl almaz bir bid'atleri daha vardır: Önde, imamın karşısında büluğa ermemiş hir çocuk oturur, "Allahü ekher" dcr, cemaat namaza başlar. Çocuk "Allahü ekber" der, cemaat rükü ve secdeyc gider. Cemaat, Lu çocuğun verdiği komutlarla namazı
kılar. Yalnız Necef'tc dikkat ettim, cemaat namaz kılarken bu çocuk elleriyle oynuyor, bir şeyler yapıyordu. Ayrıca yazın şiddetli sıcaklarda imamın önünde bir adam durur, yelpaze ile imamı serinletmeğe çalışır. İmamiyye ye göre de namaz beş vakitti •.. Fakat bazı hadislere dayanarak öğle ile ikindiyi; akşamla yatsıyı birlikte kılarlar. "Beş vakit kılmak eftaldir. Fakat iş güç sahiplerine kolaylık olsun diye beş namazı üç vakitte kılmayı tercih ediyoruz" diyorlar.
3) Zekat: Zekat nasıl toplatılır ve dağıtılır? Şiilere göre zekatı bizzat mal sahipleri fakirlere verilmesi caiz değildir. Mal sahibi, zekatını alimlerden birine verecek, o da bunu fakirlere dağıtacaktır. Çünkü alim, fakirleri daha iyi bilir. Irak, Kuveyt, İran, Pakistan, Arap Körfezi emirlikleri ve diğer İslam ülkelerindeki Şiilerden toplanan zekatlar, dağıtılmak üzere Necef'teki şii âlimlerine getirilir. Gelen zekat miktarı, adaletle dağıtılsa, bütün yoksulların önemli ihtiyaçlarını karşılayacak derecede çoktur. Acaba bu paralar fakirlere kayikiyle dağıtılır mı? Hayır. Biraz zekat alıp ihtiyaçlarını karşılamak için gelen fakirler, bu alimler tarafından asık suratla karşılanır ve eli boş döndürülür. Bu paraların çoğu, muhterem şeyhlerin kendi ailelerine ve yakınlarına sarf edilir. Bu alimlerden hangisi. nin evine gitseniz büyük konfor içinde yaşadıklarını görürsünüz. Her evin bir yüzme havuzu vardır. Yazın, kadın erkek, çoluk çocuk burada
yüzerle özel otomobili ,"ardır. Zira muhteremleri yaya camie gidemez, yaya yürümek,
hazretin şerefine yakışmaz. Peki bu köşkleri, arabaları, bu lüks hayatı nereden buldular? Kendi alın teriyle mi kazanıp satın aldılar bunları? Kendilerinin din ticaretinden başka bir sanatları var mı? Hayır. Onlar, gelen zekatleri bu lüks hayatı sürdürürken, zekatın asıl müstahikleri fakirlikten inlemektedirler. İmamlardan sonra Müslümanların halifesi olduklarını iddia eden bu adamlar, neden beytülmalin lambasını, kendi özel işlerinde yakmayan, Müslümanların bir iğnesi dahi kendi zimmetine geçmesin diye titreyen Hz. All gibi hareket etmezler? Zekatı zimmetine geçiren, nasıl imamın halifesi olduğunu iddia edebilir?
Not: Bu sözler, bizzat Bağdat'lı, önce Şii iken sonra sünnı olan gencin
sözleridir? Özetle tercüme edilmiştir.r. Yemeleri, içmeleri gayet lükstür. Her birinin en güzel markadan(Süleyman Ateş İmamiye şiasının tefsir anlayışı 171-

Sonuç olarak imamet mevzusunun Şiilikteki görüntüsü bu! Makul bir anlayışla konuyu masaya yatırırsak,
imamet mevzuunun Şiilikteki görüntüsü bu! Makul bir anlayışla konuyu masaya yatırırsak
Zaman zaman din çatışması haline bile dönüştüğü görülen bu konu tarihten günümüze sürdürelegelen Sünni şii itilafı, İslam dünyasının içinde bulunduğu şartlar bakımından da çok hayati bir sorunu teşkil etmektedir. Bunun sebeplerinden biri de tarihte olan bitenleri bugün de aynen devam ettirme çabasından kaynaklandığı görülüyor. Oysa tarihte olanlar tarihe maal olup gitmiştiri. Ayrıca bu ayrışma yani mezhep olgusu sadece teolojik ya da kelamı bir olgu değil aynı zamanda siyasi boyutu olan da bir husustur. Meseleye bakarken bir bütün olarak ele alınması gerekir. Yoksa bu siyasi gelişmelerin tartışmaların içine kendimizi bırakırsak eski hastalıkları tekrar hortlatılmasından daha derinden ayrışmanın bölünmenin parçalanmanın etkisinden kurtulamayız.
Burada asıl olan mezhepleri din olarak görülmemesi. Kur’an ve sünnetin ışığında hareket edilmelidir. Tarih bilinmeli ancak referans alınmamalıdır. İslam Dünyası Tarihi meselelerle dini meseleleri ayırt etmek durumundadır. Ayrışmaya sebep olan ortada sadece birtakım rivayetler vardır. Bunların Peygamberimize aidiyeti kesinleşmedikçe bunların din olduğundan söz edemeyiz. Kaldı ki bazı şeylerin Peygamberimize aidiyeti bile yetmiyor, acaba Peygamberimiz bize bunu din olarak mı sundu yoksa o günün ihtiyaçlarına siyasi bir yaklaşım olarak mı sundu? Hangi amaçla sunulduğunun da bilinmesi lazımdır. Yani bizim Usul-i Fıkıh’ta Hz. Peygamber’in tasarruflarını, sözlerini vs. farklı kategorilerde değerlendirdiğimiz gibi bir imamet konusunu peygamber vazetti mi, peygamber genel geçer bir kaide gibi mi söyledi, söyledi mi? söylemedi mi? şeklinde değerlendirmeliyiz. Burada ciddi bir metodoloji devreye giriyor. Mütevatir mi, ahad mı, ahad haber kesin bilgi mi ifade eder? Tarih boyunca Şii gelenekte de Sünnilikte de Mutezililerde de muazzam tartışmalar olmuştur. Bir rivayet sana göre sahih bana göre değil ise artık burada dinden söz edemeyiz. Burada yorumdan söz ederiz. Din konusunda zanni bilgi değil kesin bilgi gereklidir. Yakıni bilgi lazımdır; o da Kur’an’dır. Ve Peygamber’in, herkesin üzerinde ittifak ettiği hayatı vardır.
Bilginin doruğa ulaştığı şu günde en somut bir olayı bile, yüzlerce bilim adamları yazar çizerlerin farklı şekilde yansıttığı gözden kaçmamaktadır. Peki, bunların hangisine kimin yorumuna inanacaksın. Tarihteki olaylarda böyle. Kaldı ki o zamanın şartları bugüne göre son derece yetersiz doğru bilgiyi anlama ya da aktarma zorluğu bulunmaktaydı. Pekiyi o zaman bu işin neresinden başlamalı?
Bugün Şiiler çok haklı olarak şu soruyu sorabilirler mesela “Niçin Ehl-i Sünnet uleması Ehl-i Beyt ulemasından hadis almamıştır?”. Bu çok makul ve mantıklı bir soru bu mevzuu hadis bölümünde ele alınmıştı. Bunun yanında Şiilerin hadis külliyatına baktığınızda Sahabeden de yani ehlisünnet den de hadis almadığını görürsünüz. Yani bu tek taraflı bir şey değil. Hatta Şiilerin kullandığı birçok hadisi ve kuran-i yorumu ehlisünnet kaynaklarında bulmak mümkündür. Ama tersini bulmak mümkün değil. Sünni kaynakların Şiilerde tercümesi bile yapılmamaktadır. Yani bura da sen ben olmamalıdır. Birde Şiiler; Sünni olan herkesi Beni Ümeyye, veya Yezid savunuculuğu yapmak durumundaymış gibi bunlarla özdeşleştirerek Yezidi, yanlısı olarak lanse ediyorlar. Bu ön yargıdan çıkmalılar. Bunun asla böyle olmadığını bilmelidirler.
Bu çerçevede şunu söylemek lazımdır ki ister Şia hadis kaynaklarında isterse Sünni hadis kaynaklarında yer alsın bütün rivayetler Kuran ve Hz Peygamberin hayatı çerçevesinde incelenip karar verilmesi gerekir. Tabii bunun sonuca da iki kere iki dört eder neticesinin çıkmayacağı bilinmelidir. Bu bir süreçtir bugünden yarına orta yolu bulmak mümkün değil. Ancak düşmanlığı körükleyecek olan Sünnileri Şiileştirme Şiileri Sünnileştirme çabası içine girmeden kelamı anlayışı mantığı ile tekfir etmeden,objektif aydın ilim adamlarının caba ve samimi gayretleriyle bir yol alınmalıdır.

peygamber ve devlet başkanı olmasına rağmen sürekli istişareyle götürmüştür işleri. Hatta çok haklı olduğundan emin olduğu durumlarda bile, Uhud Savaşı’nda olduğu gibi, alınan kararın yanlışlığından emin olduğu halde sırf istişare sonucuna boyun eğmiş olmak için ‘tamam dışarıda savaşalım’ dedi gençlere. Hz. Peygamber 17–18 konuda istişare yapmıştır. Tamamında istişare sonucuna uygun hareket etmiştir. ‘Hayır, benim dediğim olacak’ diye dayatmamıştır. istişare yapılır ama imam bildiğini okur davranışından uzak Hâlbuki Kur’an’daki böyle değildir. İstişare sonucu bağlayıcıdır; Peygamberimiz bile boyun eğiyor. Tamam, peygamber soyundan biri gelsin diyelim. Ama kendileri de bunun mantıksızlığını biliyor ki, mesela Ahmet el-Kâtip kitabında şunları anlatıyor: Şia’da 12. imam gelmeden devlet kuramıyorsun. Yasak. Zekât toplayamıyor, cihad yapamıyorsun. Humeyni “12. imam gelmedi diye İslam’ın bu kadar emirleri muallâkta, boşta mı kalacak?” diyor. Onun üzerine Humeyni Irak sürgünü esnasında ve velayet-i fakih nazariyesini geliştiriyor, yani biz 12. imama vekâleten devleti kuralım diyor. Ahmed el-Kâtip bunu daha ileri noktalara götürüyor. Humeyni bile buradaki tersliği görüyor. Yani 10 asır geçmiş hala 12. imam gelecek; gelmeden devlet kuramıyoruz, hâlbuki dunyada zulüm zulüm üstüne… Yani 12. imam gelene kadar Müslümanlık yaşanmayacak. Humeyni’nin zekâsı bu. Ahmed el Kâtip Humeyni çizgisini daha da ileri götürüyor : “Aslında Humeyni’nin teşebbüsüne de gerek yok çünkü 12. imam diye biri yaşamamıştır. Böyle biri tarihte hiçbir zaman olmamıştır. Tam aksine 1–2–3–4. yy.larda Ehl-i Beyt çevrelerinde şura prensibi egemendir. Dolayısıyla biz ona dönelim. Yani mesele şudur: Müslümanlar kendilerini kim yönetecekse kendileri karar versinler. Burada Sünniler de kendilerini eleştiriyorlar. Nevin Mustafa’nın “İslam’da Muhalefet” diye kitabı var. Şimdi saltanatı seven bir tane Müslüman var mı? Herkes diyor ki ‘karar alınacaksa danışılsın’ vs… Şura ile ilgili ayetlerin anlamı ‘hepimizi ilgilendiren bir işte kararı da hepimiz ortak alacağız’ demektir diyor Fazlurrahman. Yani bir kişi bildiğini okumayacak. O zaman Şii-Sünni oturup tartışmalıdır.


 

0 yorum